Gaybın Kuyusuna Düştü
Kabulleniş ve çaresizlik. Yoksa ikisinin lügattaki karşılığı aynı mıydı? Öyle bile olsalar, eşanlamlı sözcüklerdi artık onun için.
Kabulleniş ve çaresizlik. Yoksa ikisinin lügattaki karşılığı aynı mıydı? Öyle bile olsalar, eşanlamlı sözcüklerdi artık onun için.
Rönesans, gerek görüngenin keşfedilmesi gerekse baskıların ortadan kalkmaya başladığı bir dönem olması nedeniyle öykü anlatıcılığına birtakım olumlu etkiler sağlamıştır. Bu dönemde sanatçılar var olanı yinelemeyi ve başka toplumlardan sanat ödünç almayı bırakmış, daha özgün bir birikimin ilk adımları atılmıştır.
Sağdan geldi ilk önce… O yöne koşuşturanların, o simsiyah darbenin altında kaldığına şahit oldum. Sonra solumda tekrarlandı aynısı. Sevdiklerim bir bir simsiyah gölgenin altında ezildi, ezildi…
Masallar, çocuklara okunur fakat büyüklere yazılır. Sizler yine de ileride birer yetişkin olacak çocuklarınıza güzel "masallar" okumayı boşlamayın…
Sebebi ne olursa olsun, som altından yapılma ay-yıldız, yaklaşık yüz elli yıl Viyana’nın en görkemli katedralinin zirvesinde kalmış. 1680’lerin sonunda ise ay-yıldızın yerine haç takılmış.
Asya benim mektup arkadaşımdı. Mektup arkadaşım, mahkûm arkadaşım Asya ile tanışmama vesile olan, bir gazetenin arka sayfalarına düşülen küçük bir ilandı. Yolladığım kitapların birine, “Bu kitabın ulaştığı kişi, artık arkadaşız” yazmıştım. Adresimi de eklemiştim.
Yazarken ne iyi gidiyor sıcacık çay. Çayı uzatıyor. Yanında bir soru kırıntısı. ‘’Ne uyduruyorsun ulan yine?’’ Bu da iyice yalancı yaptı beni. Uyduruyor muyum?
O devirlerde yıldızlar, insanlara yönünü gösterir; kuşlar, çiçekler baharın gelişini muştularmış. Çiğdem, bu haberci çiçeklerin ilkiymiş. Güneşle buluşacağı vakte kadar, yerin bir karış altında, küçücük bohçasının içinde sabırla yaşar; soğuk topraklara bahar geldiğinde coşkuyla yeryüzüne çıkarmış.
Tüm sokaklarını adımlamak istediğim; her köşe başında durup, ardıma bakıp, yüzümde gülümsemeyle yoluma devam ettiğim; uzaklardan bir yerlerde hep kulelerini görüp, bir dosta rastlamış gibi sevindiğim şehir; Prag
O hâlâ düzgün bir Türkçe ile konuşuyor. Üstelik dil dağarcığına “yuğürt”ü de “seğirt”i de ekledi. Her koşunun koşmak olmadığını kavradı.
Her şeyi atarabacı Hüseyin başlattı… Televizyon denen sihirli kutu o günlerde pahalı ve lüks bir eşyaydı. Bizim at arabacı Hüseyin’in evinde bu sihirli kutudan yoktu. Garibim Hüseyin neyle alsın, nasıl alsın? Altına serecek çulu, üstüne atacak yorganı yoktu. Çocuk kısmı yoktan anlamaz, Hüseyin’in çocukları da anlamıyordu.
“Hadi” dedi Yalçın Güner. “Biz çıkalım da rahat rahat yesinler.” Karnı tok insanların saadeti içerisinde, hesabı ödediler ve çıkıp gittiler. Pizzacı, parasını yerleştirdikten sonra kapıya yöneldi ve giden müşterilerini arkalarından bir müddet süzdü.